
About this episode
No show notes were published with this episode.
Get every episode summarized
Each time Sherlock Holmes publishes, we email you a written briefing from the transcript — the topics, who appeared, and any specific claims, with the ad reads skipped.
Email me new episodesFree for 3 shows. No card needed.
Hosts & guests
Transcript ready
733 searchable segments. Every word is indexed and playable.
Full transcript
Sherlock Holmes — 38. Sherlock Holmes - Karton Kutu. Machine-transcribed; use the interactive transcript above to jump the player to any line.
Sır Artur Konandao yoll, Şarlakoyms, Karton kutu. Dostum Şarlakoyms'ün sıradışı zihinsel özelliklerini sergilediği vakaları seçerken, her zaman içinde mümkün olduğu önce az duygu sallık bulunan ve yeteneklerini en iyi şekilde gösteren örneklere yönelmişimdir. Ancak suç dünyasından duyguları söküp atmak, ne yazık kimin kün olmadığı gibi bir hikayece olarak zaman zaman yan mesele için önemsizlikle dendetekleri feda edip yanlış bir izlenim uyandırmak zorunda kaldım, ya da meseleyi tercihlere değil şansa bırakmak gereğini duydum. Bu kısa ön sözden sonra artık notlarıma dönüp bu garip ve korkunç olaylar zincirine dalabilirim. Bun altıcı bir avustos günüydü, Baker Sokığı'ı fırın gibi yanıyor, yolun karşısındaki sarı kiremitle evde vuran güneş insanın gözünü alıyordu. Sanki bu kışın sistekasvetle yükselen aynı bina değildi.
Hodamızın panjurları yeri inikti ve Hornscanep'e uzanmış, sabah postası ile gelen bir mektubu tekrar tekrar okuyordu. Ben Hindistan'daki görevim sırasında sıcağı bağışıklık kazandığım için termometrenin kaçı gösterdiğine pek aldırış etmiyordum. Ama sabah gazeteleri de sıkıcıydı, parlama totatile girmişti, herkes şehir dışına çıkmıştı. Bende New Forest'in ormanlarını, South Sinin komşarlarını düşlüyordum. Malesef, bankadaki hesabım tam takır olduğu için tatil düşüncesine refak aldırmıştım. Dostum içinse ne kır havası, ne de deniz kenarının en ufak bir çekeciliği yoktu. O, 5 milyon insanın ortasında yaşamayı, antenlerini uzatarak, her türlü dedikoduyu, her çişit çözülmemiş vakayı beklemeyi seviyordu. İçinde doğa sevgisi yoktu, onun için tek değişiklik, arasıra zihnini şehrin alçaklarından uzaklaştırıp, taşradaki kardeşinin izine düşmekti. Holmes'un sohbet alasında olmadığını görüp gazeteyi bir kenara attım.
Arkama yaslanıp kendi derin meselelerime daldım bende. Neden sonra dostumun sesi ile düşüncelerimden sayırıldım. Haklısın vatsın, demişti Holmes birden biri. Gerçekten bir meseleye halletmek için çok gülünç bir yönteme veriniz diyor. Hem de çok, diye on ayladım ama birden içimden geçenleri aynı an tekrar ettiğini fark edince, oturduğum yerden doğrulup şaşkın şaşkın yüzüne baktım. Bu da ne demek böyle Holmes? dedim heyecanla. Bu kadar da fazla artık. Şaşkın halimi görüp zevkle güldü. Hatırlar mısın? diye söz e girdi. Bir sürü önce bir mantık adamının yanındaki dostunun dışa vurmadığı düşüncelerini takip edişini anlatan, po hikayelerinden bir parça okuduğumda, sen meseleye yazarın güç gösterisi olarak bakmıştın. Aynı şeyi bende sık sık yaptığını söylediğimde ise inanamamıştın. Olamaz. Ağzınla olmasa da kaşlarında konuşuyorsun sevgili vatsın. Gazeteye okumayı bırakıp düşüncelere dağıldığını görünce, fırsat bu fırsat zihniğini okuyayım dedim.
Tabii sonunda düşüncelerini nasıl takip ettiğimi göstermek için araya girmek zorunda kaldım. Ama ben hâlâ tatmeyin olmamıştım. Bana okuduğun örnekte, dedim. Adam sonuçları yanındaki arkadaşının hareketlerini gözlemleyerek çıkarıyordu. Yanlış hatırlamıyorsam, arkadaşı yolda yürürken taja takılıp sende geliyor, gökyüzüne bakıyordu ve sayre. Ama ben burada sessizce sandalye'mde oturuyordum. Sana nasıl bir ipucu vermiş olabilirim ki. Kendine haksızlık ediyorsun. İnsanın yüz atları, duygularını ifade etmek için vardır ve seninkiler de gayet sadık uşaklar. Yani düşüncelerimi yüz atlarımdan mı çıkarıyorsun? Yüz atlarından ve özellikle de gözlerinden. Düşüncelerini nasıl başladığını belki sen bile hatırlamıyorsunuz. Evet, doğruyu söylüyorsun. O zaman ben sana anlatayım. Kastayı bıraktıktan sonra kitlikkatimi çeken ilk davranışım bu oldu. Yarımdaki kadar boş bir ifade ile oturdun. Sonra gözlerin, kenaral Gordon'un yeni çerçevelettirdiğin resmini takıldı.
Yüzündeki değişiminden bir düşünce zincirinin başladığını anlamıştım. Ama fazla uzak edemiyordum. Neyse gözlerin sonra kitapların üstünde duran Henry Vark B. Çırın çerçevesiz resmini gitti. Ardından kafanı kaldırıp duvara baktın. Bunun anlamı açıktı. O portreyi çerçevelettirsen hem duvardaki boşluğu kapatır. Hem de Gordon'un resmiyle uygun bir ikili oluştururlardı. Ne kadar harika takip etmişsin. Diya atıldım heyecanlı. Buraya kadar bir sapma olmamıştı. Ama şimdi düşüncelerim bir çıra geri dönmüştü. Adama dikkatle bakıp yüz hatlarından karakterini inceliyor gibiydin. Sonra gözünü kısmayı bırakıp ileri doğru bakak aldın. Yüzünde düşünceli bir ifade vardı. Bir çırın hayatındaki olayları hatırlıyordun. Bundan sonra it savaşta nasıl kuzeylilerin tarafında yer aldığını hatırlıyorum olmalıydın. Çünkü bir keresinde buna ne kadar öfkelendiğini bana da söylemiştin. Bu konu doko da reteşliğdin ki bir çıra başka türlü düşünmeni imkansızdı. Sonra gözlerinin resimden uzaklaştığını fark edince,
ve bu sefer zihninin sadece it savaşı önerdiğini tahmin ettim. Dudaklarının kapalı, gözlerinin parlak ellerinin sesim sıkı kavuşturulmuş olduğuna bakıp, o umutsuz mücadele de her iki tarafın gösterdiği kahramanlıkları düşündüğünü anlamıştım. Ama sonra yüzün yüzün türlü bir hal aldı ve kafanı sağladın. Bu seferde acıları, korkuları ve insan hayatının ne kadar ucuz olduğunu düşünüyor olmalıydın. Elinin eski yarına gittiğini ve sonrasında hafifçe gülümse diğini görünce, uluslararası meselelerin böyle aptalca yollarla çözülmeye çalışılmasına anlam veremediğini düşündüm. Tam da bu noktada, ben de bunun gülünç olduğuna katılıyor, ayrıca akıl yürütmenin başarılı olduğuna da seviniyordum. Kesinlikle, dedim. Şimdi sana çıklayınca fark ediyorum, her zamanki gibi hayrete düştüm. Seni temin ederim, vatsın, gerçekten önemsiz bir ayrıntı bu. Geçenlerde bana inanmadığını söylemeseydim, hiç yeltenmezdim bile. Neyse, elimde öyle bir mesele var ki, çözümünün düşünce okumaktaki gibi kolay olacağını sanmıyorum.
Gazetede, Kroydon, Kross sokağında oturan bayan kuşingi, postayla gönderilen bir paketin içinden çıkan garip şeylerle ilgili bir yazı vardı. Bilmem fark ettin mi? Hayır, hiçbir şey görmedim. Aaa, gözünden kaçmış olmalı. Gasteyi uzatır mısın? İşte burada bak, ekonomik köşesinin altında. Şimdi zahmet olmazsa yüksek sesle okuyuyorlar. Gazete yağlıp, gösterdiği yazıyı okumaya koyuldum. Başlığı şöyleydi. Korkunç paket. Kroydon, Kross sokağında oturan bayan kuşing, kesinlikle akıl almaz bir eşek şakasının kurbanı olmuştur. Dün öleden sonra saatikide postacı kahverengikada sarılmış küçük bir paket getirdi. Karton kutunun içinde ham tuz vardı. Bayan kuşing kutuyu boşaltığında yakın zamanda kesildiği belli olan bir insan kulağı buldu. Kutu önceki sabah belfastan kargo postası ile gönderilmişti. Ancak paketin üstünde gönderenle ilgili bir ibare bululamıyordu. Bayan kuşing gibi hiç evlenmemiş, nispeten mütevazi bir hayat sürmüş.
Aslı sayıdaki yakınlarından da nadiren post alan bir kadın için, mesele daha da gizemli bir hala almıştı. Ancak birkaç yıl önce, penkte otururken evinin odalarını 3 tıp öğrencisine kira alamış daha sonradat çok gürültü yaptıklarını ve düzen siz bir hayatları olduğu için çıkartmak zorunda kalmıştı. Emniyet çevreleri, o günden sonra bayan kuşingikin, besleyen gençlerin hanıfendiği korkutmak için bu kadavra parçalarını göndermiş olacaklarından şüpheleniyor. Mesela de gözden kaçırılmaması gereken bir gerçekte, bu öğrencilerden birinin kuze yırlandalı olduğu, hatta bayan kuşingin hatırladığı kadarıyla belfastan geldiğidir. Vakanın hali hazırda en parlak dedektif meymurlarından bay Leastrate tarafından soruşturuluyor olması ise sevindirici bir gelişmedir. Değilik ironikl bu kadar, dedi, hoymsoku mayı bitir diyim de, şimdi sıra dostumuz Leastrate. Bu sabah kendisinden bir not aldım, şöyle yazıyor. Bu vakanın tam size göre olduğunu düşünüyorum. Mesela ya çıklığa kavuşturma olmadığımızı yitirmedik,
ancak üzerinde çalışacak bir mazeme bulmakta biraz zorlanıyoruz. Elbette belfastaki postayı daresiyle irtibata geçtik, ama o gün çok sayıda koli teslim edildiği için söz konusu paketi veya gönderini teşhis etmeleri imkansız. Koli yarım kiloluk, tubarenkli bir kutuymuş. Ama bu bilginin bize bir yarar sağlayacağını hiç sanmıyorum. En mantıklı teori hala öğrencilerle ilgili olan gibi görünüyor. Ama siz yine de birkaç saatiniz ayırıp buraya uğrarsanız çok sevinirim. Bütün gün niye evde ya da karakolda olacağım. Ne diyorsun vatsın? Sıcığa aldırmadan benimle kroydona gelir misin? Em notlarına da yeni bir şeyler eklemiş olursun. Benim de canım bir şeyler yapmak istiyordu. İşte sana fırsat, aşağı haber verdi araba çağırsınlar. Ben üstümü başımı değiştirip, sigara tabakamı doldurur doldurmaz gelirim. Biz tırndayken yağmur yağdığı için kroydonda hava şehirdeki kadar bu ne altıcı değildi. Hans önceden telgraf çektiğinden, Leastrate her zamanki gibi şık ve meraklı haliyle bizi istasyonda bekliyordu.
5 dakikalık bir yürü işten sonra bayan kuş ingin oturduğu kros sokağına vardık. Her iki tarafında iki katlı tuğla evler olan temiz ve düzenli, beyaz taş basamaklarla önlüklük kadınları noturup dedikodu yaptığı uzunca bir sokaktı. Yolun yarısında Leastrate'i durup bir kapıyı çaldı. Kapıyı açan ufak tefekizmet çıkırız, bizi bayan kuş ingin oturduğu salonu aldı. Hanfendi kocaman naringözleri olan kırlaşmış taşları şakaklarından salınan rahat tavırlı bir kadında. İçeri girdiğimizde yanında kitabıreder renk renk hiplikler kucanında da oya sı duruyordu. O korkunç şeyler dışarıda duruyor, dedi Leastrate'yı görünce, umarım hepsini alıp götürürsünüz. Zaten öyle yapacağım bayan kuşing, ancak dostun bayhol'nız sizinle birlikte göz atana kadar beklemek istedim. Neden benimle birlikte? Belki birkaç soru sormak ister. Ben hiçbir şey bilmediğimi söylüyorum siz hala soru sormak istiyorsunuz. Evet hanfendi, dedi honk, yumuşak bir ses tonuyla. Bu mesele'nin sizi geriğinden fazla sıktığına hiç şüphem yok.
Buna emin olabilirsiniz beyefendi, benim gürültüsüz patırtısız bir hayatım var. Götete de ismimi görmeye ve evde polislerin dolaşmasını alışık değilim. O şeylerin daha fazla evde kalmasını izin veremem. Bay Leastrate görmek istiyorsanız gidin dışarıda bakın. Evin arkasındaki dar bahçede küçük bir kulübe vardı. Leastrate'i içeri girip sarı kutuyu ve kahverin gibi paket kayağıdığını getirdi. Hep birlikte bahçenin sonundaki bir sırayı oturduk. Holmes, Leastrate'in uzattığı parçaları teker teker incelemeye başladı. İpler son derece ilginç diye söz e girdi Holmes. Kolubalarını ışığa tutup koklayarak. Bu yıplerden sende çıkartıyorsun Leastrate. Ziftli. Kesinlikle, Ziftli sıcımlar. Ayrıca şu pesiz sende fark etmişsindir. Bayan Kuşink ipi makasla kesmiş. Her iki tarafındaki izlerden anlaşılıyor. Bu çok önemli. Ben öneminle anlayamadım, Leastrate. Önemiş şu, düğüme dokunulmamış ve düğüm son derece ilgi çekici. Çok düzgün bağlanmış bunu ben de fark ettim.
Leastrate kendinle emin bir şekilde. O halde ipler işim delik bir yana bırakalım. Dedi Holmes gülümseyerek. Gelelim paket kayağıdına. Kevut tabarengi ve üstünde bilirgin bir kahve kokusu var. Nasıl? Yoksa sen fark etmemiş miydin? Bence burası şüphe götürmez. Adres garip bir şekilde dağınık kalemlerle yazılmış. Bayan S. Kuşink, Krosszaka, Kroydon. Kalın uçulu bir kalem kullanılmış ve mürekkepte ucuzundan Kroydon kelimesi önce iyiyle yazılmış sonra yiy olarak düzeltenmiş. O halde gönderen kişi ki erkek olduğu el yazısından anlaşılıyor. Nispeten eğitim sesleri ve Kroydon kasabasını pek tanımıyor. Buraya kadar iyi gidiyor. Kutusları yarım kiloluk, tabarenkle kolelerden ve soğlu alt köşede iki parmak izinden başka dikkat çekici bir özelliği yok. İçine doldurulmuştuz ise, kürk ve deri saklamakta kullanılan hamc instant. En dibinde de bu sırada dışı şeyler yatıyor. Holmes bunları söylerken iki kulağı çıkardı.
Dizlerin üstüne çöküp dikkatlenincelemeye koyuldu. Lest red ile ben de yanına eğilip bir bu korkun çantik alara bir de Holmes'un düşünceli meraklı yüzüne baktık. Holmes nihaiyet kulakları kutuya geri koyduktan sonra bir süre düşünceli düşünceli oturdu. Seninle dikkatini çekmiştir muhakkak diye söz e girdi bir süre sonra. Kulaklar aynı kişi ait değil. Evet, bunu ben de fark ettim ama madem ki bu kadavra odaların da rahatça dolaşabilen öğrencilerin bir eşek şakası, iki ayrı kulağı çiftmiş gibi göndermeleri de zor olmamıştır. Haklısın ama bu bir eşek şakası değil. Bundan emin misin? Varsayım lehtedeyi, alehte. Kadavra odasındaki cesetler koruyucu bir sıvı içinde saklanır. Ama bu kulaklarda böyle bir izler aslanmıyor. Ayrıca henüz tazelerde. Gör bir aletle kesilmiş ki bir tıpı öğrencilerin ameliyat aletleri yanında çok ilkel kalır. Yine ayrıca tıpla ilgilenen biri hamtuz değil, karbolikasit ya da refine çözücüleri tercih ederdi. Tekrar söylüyorum. Bu bir eşek şakası değil, aksine olayın içinde ciddi bir suç söz konusu.
Dostumun sözlerini duyduğumda tüllerimin diken diken olduğunu hissettim. Yüzündeki ciddi ifade endişemi daha da aktırmıştı. Demek bir eşek şakasının ürünü gibi görünen bu başı hediyenin ardında tuhaf ve tarif edilmez bir eylem yatıyordu. Ama Lehtre'ylin kafasını sallayışından buna inanmadığı anlaşılıyordu. Şu pesiz şakayı daasına karşıyi tırazlar gösterilebilir. Dedi. Ama bu söylediğine karşı çok da güçlü nedenler bulunuyor. Kadının pençte ve burada 20 yıl boyunca huzurlu ve saygın bir yaşam sürdüğünü biliyoruz. Bu sürü içinde bir gün olsun evinden ayrılmış bile değil. Madem öyle, kadının bu işten hiçbir şey anlamadığını da kabul edersek, neden bir katil tutup da suçluğunun kanıtlarını özellikle ona göndersin ki. Çözmemiz gereken meselede bu zaten diye yanıt verdi Holmes. Ben kendi hesabıma işin içinde bir çiftecin ayet olduğunu varsayacağım ve şimdiye kadar ileri sürdüğün mantığın doğru olduğunu kabul ederek hareket edeceğim. Kulaklardan biri ufakça güzel biçimli, küpe içindelilmiş ve bir katına ait.
Diğeri bir erkeğe ait, güneşten yanmış, rengi atmış ve yine küpe dili açılmış. Bu iki insan muhtemelen öldü, yoksa hikayelerini çok önceden duyardık. Bugüncuma, paket perşembe sabaha gönderemiş. O halde bu terecidi, çarşamba, salı ya da daha önceki bir günmeydene gelmiş. Eğer bu iki insan öldüyse, yapıtının ürünlerini bayan kuşingiye gönderen kişi katilden başkası olabilir mi? Aradığımız kişinin paketi de gönderen kişi olduğunu farz edelim. Bayan kuşinge bu paketi göndermesi için güçlü nedenleri olmalı. Peki bu nedenler ne olabilir? Kadına işin bitirildiğine haber vermek, belki de huzurunu kaçırmak için. Kim bilir? Ama bütün bunlar doğruysa kadın kimin gönderdiğini biliyor olmalı. Gerçekten biliyor mu? Bundan şüpheliğim. Biliyorsa neden polise haber versin? Kulakları gömecek olsa kimsenin ruhu bile duymazdı. Tabii bunu suçu örtpas etmeye çalışıyor olsaydı yapardı. Tersi bir niyete olsaydı suçluyu hemen ihbar ederdi.
Çözmemiz gereken düğümde bu. Honz başından beri yüksek sesle ve hızlı hızlı konuşuyordu. Hançak açıklamasınız sonuna doğru bahçi çitinin arkasından bir bakış attı ve hızlı ayağı fırlayarak eve doğru yürümeye başladı. Bayan kuşinge sormak istediğim bir kaç soru var. Dedi. O zaman sizi burada bırakmak zorundayım. Dedi Leastrate. Çünkü halletmem gereken küçük bir işim var. Zaten bayan kuşingten başka bir şey öğrenebileceğimi de sanmıyorum. Beni ararsanız karakolda olacağım. İstasyona dönerken uğrarız. Dedi Holmes. Birkaç dakika sonra Holmes de birlikte. Hanfendi'nin put gibi oturmuş sessizce oyasını işlemeye devam ettiği salondaydık yine. İçeri girdiğimizde kafasını kaldırıp samimi ve meraklı mavi gözleri ile bize vaktı. Düşündüm de Bayan de diye söz e girdi. Olanlar tamamıyla bir hata. Kolibana yanlışlıkla gönderilmiş olmalı. Bunu Scotland yaktan gelen o Bayan diye de tekrar tekrar söyledim ama o her seferinde gülüp geçti. Bildiğim kadarıyla bu dünyada hiç düşmanım yok.
Neden birileri bana böyle bir oyun oynamak istesin ki? Ben de sizinle aynı fikirdeyim Bayan Kuşink. Dedi Holmes. Kadının yanına bir sandalye çekip oturarak. Bence bu söylediğiniz muhtemelden döte. Tam da bu sırada sustu. Durmuş merakla kadını incelemekta olduğunu fark ettim. Dikkatli yüzünde bir an için hayretle karışık bir memnuniyet ifadesi belirdi. Ancak kadın bu sessizliğin nedenin anlamak için kafasını kaldırdığında karşısında eskisi gibi ciddi bir ifade buldu. Ben de kendimce kadını incelemeye koyuldum. Düz kırlaşmış sayışlarına, özenle yerleştirilmiş başlığına, küçük altın küpelerine, rahat tavırlarına dikkatle baktım ama açıkçası dostumun o anki heyecanını hakkı çıkarabilecek bir şey bulamadım. Bir iki sorum olacaktı. Ah sorular da ne kadar sıkıldım ki. Diye atıldı Bayan Kuşink. Sanırım iki kız kardeşiniz var. Bunun nereden bildiniz? Odaya girer girmez, şöminenin üstünde üç hanımefendiğinin yer aldığı bir fotoğraf olduğu dikkatimden kaçmadı. Bu hanımefendilerden birinin siz olduğunuzda şüphe yok.
Diğerleri ise size o kadar benziyor ki akraba adam başka bir ihtimal düşünemiyorum. Evet dedikleriniz doğru. Onlar kız kardeşlerim. Sara ve Mary. Hemen yanımdaki Liverpool'da çekilmiş olan bu resimde ise küçük kız kardeşiniz yanında uniformasına bakılırsa kamerat olduğu anlaşılan bir adamla birlikte yer alıyor. Kardeşinizin fotoğraf çekildiği sırada beker olduğu açık. Çok dikkatlesiniz. Bu benim işim. Didikleriniz doğru ama kardeşin birkaç gün sonra Baybrov'un arayı evlendi. Kocası o sıralar güney Amerika Güzelga'nın da çalışıyordu ama kardeşimden çok hoşlandığı için hasretine dayanamayıp Liverpool ve London'a gemilerinde çalışmaya başladı. Ah örneğin konkrurda olabilir mi? Hayır son haber aldığımda Meydeyyemis'in deydi. Cim bir keresinde beni ziyarete gelmişti ama bu yeminimi bozmadan önceydi tabii. Sonradarı karaya çıktığında içki içmeye başladı. Az cükeçse bile deliye dönerdi. Ah keşke o bardağı iline hiç almasaydı. Önce benimle ilişki iki esni, sonra sarayla tartıştılar.
Son olarak da Mary'e de mektup yazmaya kesince onlardan hiç haber alamaz olduk. Bayan kuşingim bu konuda ne kadar hassas olduğu anlaşılıyordu. Yalnız bir hayat süren, çoğu insan gibi o da önce çekingen davrandı. Ama sonra yavaş yavaş açıldı. Önce kamerot olan eniştesiyle ilgili pek çok ayrıntı anlattı. Sonra da daldan dala atlayarak eski kiracılarını o tıp öğrencilerini anlatmaya koyuldu. Kirayı nasıl geçetirdiklarından tutun da, çalıştıkları hastanelere kadar her şeyi öğreniyorduk. Holmes arasıra sorduğu sorular dışında fazla müdahale etmeden her şeyi dikkatlediğini yordu. Şu orta ancakız kardeşinizsera, dedi. İkinizde hiç evlenmemiş olmanız aramen, birlikte oturmamanız merakımı çekti. A, siz sereye bilmezsiniz, tahmin bile edemezsiniz. Kroydon'a geldiğimde bunu denedik ve iki ay öncesine kadar da sürdürdük. Ama sonra ayrılmak zorunda kaldık. Öz kız kardeşim hakkında kötü şeyler söylemek istemem ama serea her şeyi burnunu sokar ve hiç kimseyi beğenmez. Livurpuldaki akrabalarınızla da bu yüzden mi tartıştı?
Evet, hem de en samimi olduğumuz insanlarla. Öyle ki bir aralar onlara daha yakın olabilmek için gidip yanlarında bile kalmıştı. Ama şimdi Jim Brown' ve bir saniye sahigüyle eğilerek yanlış duymadıysam kardeşinizsera ve linkton da neyi bir sokanı da oturuyor. Öyle mi? Peki hala hoşça kalın. Sizin de dediğiniz gibi hiç ilginiz olmayan bir mesele yüzünden başınız ağrıda için üzgünüm. Dışarı çıktığımızda Holmes geçmekte olan bir arabaya seslenip durdurdu. ve linkton buradan ne kadar uzaktıkta diye sordu. Bir mil kadar beyefendi. Çok iyi, atla vatsın, demir tavında dövülür. Vaka ne kadar basit olursa olsun halletmemiz gereken bir iki bağlantımız var. Arabaci, yolda gördüğün ilk dalgıraf birisinin önünde dur. Holmes, buradan kısa bir not gönderdikten sonra yolculuğun geri kalanında
gün eş gözüne girmesin diye şapkasını burnuna kadar indirip arkasına yaslandı ve hiç konuşmadan öylece durdu. Sonunda arabacı az önce geldiğimiz evden neredeyse farksız başka bir evin önünde durdu. Dostum adama beklemesini söyledi. Tam elini kapının tokmanına götürmüştü ki kapı açıldı ve basamakta parlak şapkalı siyahlar içinde ağır başla genç bir beyefendi belirdi. Bayan kuşink evde mi? diye sordu Holmes. Bayan serakoşink çok hasta dedi adam. Dünden beri şiddetli beyin sempomları gösteriyor. Tıp bir danışmanı olarak ziyaretçi görmesini uygun bulmuyorum. Size tavsiyem 10 gün sonra gelin. Genç adam eldivenlerine iline geçirdi. Kapıyı kapattı ve sokağa doğru yöneldi. Ne yapalım öyle olsun. dedi Holmes ne şeyle. Onu görsek bile bize fazla bir şey söyleyemez de herhalde. Bana bir şey söylemesini istemiyorum zaten. Sadece kendi gözlerimle görmek istedim ama galiba haratımı buldum. Neyse arabacı bizi güzel bir otelhe götür.
Öyle yemeğini yedikten sonra karakola uğrayıp dostumuzle estreyi ile de konuşuruz. Birlikte yemek yerken Holmes sadece kemanlardan söz etti. Totem amkort yolundaki yahu bir rehinciden en az bin şilinlik bir stradivariyusu nasıl 55 şiline kapattığını büyük bir heyecanla anlattı. Sonra söz paganini den açıldı ve bu sırada dışı adamla ilgili anek totlar anlatmaya koyuldu. Karakola gittiğimizde akşam olmak üzereydi ve bunaltıcı sıcak yerini tatlı bir esintiye bırakmıştı. Lest rate bizi kapıda bekliyordu. Size bir telgraf var bay Holmes dedi. Aha cevap gelmiş. Holmes zarfi yırtıp içine şöyle bir göz attıktan sonra acele ele cebine takıştırdı. Her şey yolunda dedi sonra. Bir şey bulabildiğiniz mi? Bulmadığım kalmadı ki. Ne? Lest rate hayretle bakıyordu. Şaka yapıyorsunuz. Hiç bu kadar ciddi olmamıştım. Korkunç bir suç işlenmiş ve ben her aynantısın ortaya çıkardığımız anıyorum. Peki ya suçlu?
Holmes kart vizitinin arkasında birkaç kelime katlayıp Lest rate uzattı. İsmibu dedi. Enerken yarın geceye kadar tutuklamada bulunamazsınız. Ayrıca sadece çözümleri zor olan meselelerle anılmayı tercih ettiğim için bu vakayla ilgili olarak ismi min geçmesini istemiyorum. Gidelim vatsın. Lest rate elindeki kartan mutlu bir şekilde bakar halde bırakarak istasyona yöneldik. Bu vaka diye sözle girdi Şarluk Holmes. Gece Bay Kırs okuğundaki odamızda, prolarımızı yakıp sohbeti oturduğumuzda. Kızıl çalışma ve dörtlerin işareti adıyla kaleme aldığın araştırmalarımızda olduğu gibi. Sonuçlarından nedenlere doğru akıl yürütmek zorunda kaldığımız bir mesele oldu. Lest rate mektup gönderip bizim de ancak adam yakalandıktan sonra ölenebileceğimiz bazı ayrıntıları bildirmesini istedim. Sevgili dostumuz ne kadar akıldan, mantıktan yoksun olsa bile ne yapması gerektiğini anladığında sonuna kadar bir bulduk gibi azimle gider. Zaten Sikot Lantiyar'ta bu kadar yükselmesinin nedeni de bu.
''O halde vaka henüz bitmiş değil, öyle mi?'' diye sordum. Temel de bitmiş dayırır. Kurbanlardan biri hala kayıp olmasına rağmen bu işin arkasında kimin olduğunu öğrendik. Tabii sen de kendince bazı teoriler oluşturmuşsundır. Sanırım şüphelendiğin adam şu Liverpool gemilerinin kameratu Jim Brown'ur değil mi? ''Aa şüphemi ve kalmadı.'' ''Belirli bilirsiz birkaç nokta dışında fazla bir şey göremiyorum ben.'' ''Benim içinse aksine hiçbir şey daha açık seçik olamazdı.'' ''İstersen temel aşamaları tek er teker ele alalım.'' ''Hatırlarsın mesleğe tamamen boş bir zihin ile başladık ki.'' ''Bu her zaman bir avantajdır.'' ''Hicbir teoriyi oluşturmadık.'' ''Oraya sadece gözlemlemek ve gözlemlerimizden sonuçlar çıkarmak için gittik.'' ''İlk gördüğümüz ne oldu?'' ''Bu sırların hiçbirinden haberi yokmuş gibi görünen saygın bir hamfendi'' ''Ve ortada iki kız kardeş daha olduğunu anlamamı sağlayan bir resim.'' ''O anda aklımdan kutunun kardeşlerden birine gönderilmiş olabileceği geçti.'' ''Ama o aşamada bu fikrinle çürütebilir ne de ispatlayabilirdim.''
''O yüzden geçici olarak bir kenara bırakmaya karar verdim.'' ''Sonra senin de hatırlayacağın gibi bahçeye gittik.'' ''Ve küçük sarı kutunun içindeki tuhaf şeylere baktık.'' İplik denizcilerin kullandıkları türden bir seçimdi. Araştırmamızın bu aşamasında deniz kokusunu hissedebiliyorduk. Ayrıca iplerin denizciler arasında yaygın bir tarzda düğümlendiğini kolinin bir limandan postalandığını ve erkek kullandı da yine denizcilerde yaygın olduğu şekilde küpedeliği bulunduğunu gözlemleyince bu trace dinin aktörlerini denizlerde aramak gerektiğinden emin oldum. Paketin gönderildiği adrese tekrar incelediğimde bayan ''se' kuşinghe hitap edilmiş olduğunu fark ettim. Elbet de en büyük kardeş bayan kuşingti ama isminin başarfi ''se' olan başka bir kardeşli olabilirdi. O halde araştırmamızı yepyeni bir açıdan yaklaşmamız gerekiyordu. Bunun üzerine miseliye açıklığa kavuşturmak için eve geri döndüm. Sen de hatırlarsın tam bayan kuşinghe bir hata yapılmış olduğunu söylemek üzereydim ki ''Birden durdum.''
''Bunun nedeni o esnada gördüğün bir şeyin beni hayrete düşürmüş olmasaydı.'' Artık araştırma alanımız iyice daralmıştı. Bir tıp adama olarak sen de bilirsin ki vatsın, insan kulağı kadar değişken bir organ daha yoktur. Her kulaak esasen diğerinden çok farklıdır. Geçen yılın antropologikal cornalında konuyla ilgili olarak şahsen kaleme aldığım iki kısa makale bulabilirsin. Dolayısıyla kutudaki kulakların bir uzman gözüyle incelenmiş anatomik farklılıklarını dikkatle not etmiştim. Bayan kuşinghe baktığımda kulaklarının az önce incelediğim kadın kulağına tıpatıp benziyor olduğunu fark edince nasıl şaşırmış olduğumu tahmin edebilirsin. Bu tesadüf olamazdı. Dış kulakta aynı ince elme, üst kısımda aynı geniş kıvrım iç kıkırdakta da aynı bir külme vardı. Yani neredeyse her şeyiyle aynı kulaktı. Tabii bu gözlemin önemi hemen kavramıştım. Kurbanla kan bağabulunduğunu muhtemelen yakın akraba olduğu açıktı.
Ailesiyle ilgili konuşmaya başladığımızda ise son derece değerli ayrıntılardan söz etti. Öncelikle kız kardeşinin ismi Seraydı ve adresleri de yakın zamana kadar aynıydi. Burada hatanın nasıl yapıldığını ve paketin kime gönderildiğini anlamamak imkansızdı. Sadece küçük kardeşle evlenen kamerottan söz etti. Bu beyefendi bayan Seray ile bir aralar o kadar samimi olmuştu ki, kadın bravnerlere daha yakın olabilmek için bir livur bulabile gitmiş ama bir tartışma sonucun dair almışlardı. Hatta bu tartışma yüzünden birkaç ay hiç görüşülmemişti. Yani bravner bayan Seray'a bir paket gönderecek olsa eski adresine gönderirdi. Mesela iyice çözülmeye başlamıştı. Önce bu kamerotun varlığından sonra da güçlü karakterinden haberdar olmuştuk. Evet, adam öyle tutkulu bir iyilikikir karısına daha yakın olabilmek için güzelimişini bile değiştirmişti. Tabii arasıra içkiği fazla kaçırdığını da unutmayalım. Artık karısının öldürüldüğünden şüphelenen bilirdik.
Aynı zamanda muhtemelen denizci olan bir adam daha öldürüülmüştü. Elbette başlangıçta cinayet nedeni olarak kıskançlık geliyor insanın aklına. Peki ama neden bu eylemin ürünleri bayağı Serakuşinge gönderilmişti? Muhtemelen Liverpool'da kaldığı sürü içinde hanıfendi bu trajedinin meydana gelmesi için bir yardımcı tutmuştu. Önceden sözü geçen hattaki gemilerin sırası ile Belfast, Dublin ve Batfort'tan geçtiklerini bilirsin. Bu durumda Brawner cinayeti işledikten hemen sonra Meydayı bu haldısına bindiğini farz edersek, bu korkunç paketi postalaya bileceği ilk yer Belfast olurdu. Bu aşamada ikinci bir çözüm daha olası görünüyordu ve her ne kadar gerçekleşme ihtimalini yüksek görüyor olsam da daha fazla ilerlemeden önce bu ihtimalide bir sonucu bağlamak istiyordum. Bay ve Bayan Brawner'ı umutsuz bir ağaçık öldürmüş olabilirdi. Erkek kulağı koca yayıt olabilirdi. Bu varsayıma karşı ciddi itirazlarileri sürülebilir ama yine de tamamen imkansız değildi.
Bu yüzden Liverpool emniyetinden dostum algara bir telgraf gönderip Bayan Brawner'ın evde olup olmadığını ve Bay Brawner'ın Meydayı binip bilmediğini araştırmasını istedim. Sonra da Bayanser'a izliyaret etmek için Balinkton'a gittik. İlk olarak merak ettim şey, ailenin kulak yapısının hamfen diye ne derecede geçtiğini görmekti. Kendi senden bundan fazlasını da öğrenebilirdik ama o kadar dönemle değildi. Bütün kurali donun bu olayla çalkalandığını düşünürsek meseleden haberdar olmaması imkansızdı. Paketin asıl kime gönderildiğini o da anlamış olmalıydı. Adalete yardım etme gibi bir niyeti olsaydı polise hemen haber verirdi zaten. Ama yine de her şeyi kendi gözlerimizle görmek zorundaydık. Oraya gittiğimizde paketli ilgili haberlerin hamfen diye beynine hasar verecek kadar etkilediğini öğrendik. Olan bir tanın ne alnama geldiğini ondan daha iyi kimse kavrayamazdı. Ama yardımı için bir süre daha beklemek zorunda olduğumuzda açıktı. Aslında bakarsan yardımına o kadar da muhtaç değildik.
Aradığımız cevap karakolda bekliyordu bizi. Daha kesin bir çözüm olamazdı. Bayan Brawner'ın evi 3 günden fazladır kapalı yedi ve komşuları akrabalarını ziyaret etmek için güneye gitmiş olabileceğini düşünüyordu. Taşım acılık şirketinden Brawner'ın meydeyi binmiş olduğu bilgisi de geldiğine göre bayan Brawner'ın yarın gecel temse varacağını tahmin edebiliriz. Onları kaba ama işini bilir dostumuz lezzret karşılayacak. Hem inim çok geçmeden bütün ayrıntıları da öğrenmiş olacağız. Charlokon stahminlerinde yanılmamıştı. Bu bir zafin içinden dedektifin kısa bir notu ve zırvalıklarla dolu daktiloya yazılmış birkaç sayfa çıktı. Lestriyat adam yakalamış. Dedi Holmes'u zarfa açtıktan sonra. Belki anlattıklarını sen de duymak istersin. Sevgili Bay Holmes. Teorilerimize test etmek için birlikte yaptığımız plan gereği. Buradaki birlikte sözüne dikkatini çekerim vatsın. Dün akşam saat altıda al Burt Liman'ına gittim.
Liverpool, Dublin ve Londra bu harli posta şirketini ait olan SSMD'ye gemisine çıktım. Araştırmalarım sonucunda gemide James Brown aradığında bir kamerat olduğunu ve bu kameratın yolculuk boyunca çok tuhaf davrandığı için kaptan tarafından görevini asker alındığını öğrendim. Adamın odasına gittiğimde bir sandığın üstünde oturmuş, başına avuçlarının arasında almış ileri geri sallanır halde buldum. İriyarı güçlü bir adamdı ve oldukça esmerdi. Şu çamaşırcı vakasında bize yardım eden eldriçe çok benziyor. Kendimi tanıtığımda, hoşumda yerinden seçirdi ama düdüğümü öttürüp civardaki nehir polislerini kameraya çağırınca yürek sizlik gösterip gelebçelere uysal ceilini uzattı. Adamı hemen nezaret haneye getirdik. Tabii bir delil bulma umuduyla kutusunu da. Ama kutudan denizciler özgü, koca man, keskin bir bıçak dışında kayda değer bir şey bulamadık. Ancak çok geçmeden delili ihtiyaç olmadığı da anlaşıldı. Çünkü adam soruşturma için müfettiş karşısına çıkarıldığında hemen ifade vermek için izin istedi.
Bu sırada alınan ifadenin üç kopyasından biri de ilişiktedir. Bu başından biri tahmin ettiğim gibi son derece basit bir vaka oldu. Ancak yine de soruşturmamda bana yardım ettiğiniz için size müteşek kerem, saygılarımda, lesdret. Hım gerçekten de çok basit bir vaka oldu, dedi Holmes. Ama müfettişim bizi ilk kez çağırdığında böyle düşündüğünü sanmıyorum. Neyse, bakalımcığım Bruno neler söylüyor. Şaid vel polis karakolunda müfettiş Montkomer'yonun de verdiği ifade burada. Neyse ki söyledikleri olduğu gibi aktarılmış. Söyleyecek bir şeyin var mı da ne demek? Elbette var. İçimi döküp rahatlamam gerekiyor. Sonra beni ister asın, ister serbest bırakın. Ne olacak o umrumda değil. İnanın bana, başından beri gözüme bir gram olsun uygulurum. Olanları anlatıp kurtulana kadar da rahat yüzü yok bana. Bazen adamın suratını da görüyorum ama çoğunlukla onun kini. İkisi de gözümün önünden gitmiyor. Adam kızgın görünüyor ama onun yüzünde sanki şaşkınlık var.
Kuzucu'um sürekli sevgiden başka bir şey görmediği bir suratta ölümün karanlığını hissetmek kim bilir nasıl korkutmuştur onu. Ama hepsi seranın suçuydu. İnşallah yaptıkları arkasına kalmaz. Sürüm sürüm sürünür. Ben burada kendimi aktayacak değilim. İçkiye geri döndüğümü yine köpek gibi işmeye başladığımı biliyorum. Ama o beni affelerdi. O kadın hayatımızı karartmamış olsa bana kol kanat gerer kurtarırdı beni. Sera kuşink bana aşıktı. İşin aslı bu. Beni o kadar sevmesine rağmen gözümün karımdan başkasını görmediğini anlayınca bütün aşkı zehirli bir nefret edin. Bunlar üç kız kardeşti. En büyükleri iyi bir kadındı. Orta önce olan bir şeytan en küçükleri ise bir melek. Evlendiğimizde Mery 29 serayı ise 33 yaşındaydı. Hep birlikte kalırken günlerimiz o kadar neşeli geçiyordu ki ben koca Liverpool'da Meryemden daha iyi bir kadın olamayacağını düşünüyordum. Ve bir gün serayı bir haftalığına evimize çağırdık.
Ama o hafta ay oldu. Aylar ayları kovalladı ve sonunda o da bizden biri olup çıktı. O sıralar yeşil ayıcıydim. Genere biraz para koyuyorduk. Her şey günlük güneşlikten anlayacağınız. Yüce tanrım. Bir gün derdeki sonunda böyle olsun. Kimin aklından geçerdik ki. Çoğu zaman hafta sonları evde olurduk. Bazen de yemi yükleme için limanda kaldığı zamanlarda bütün hafta evde oluyordum. Ve baldıza serayı sık sık görebiliyordum. Siyaslaşlı, uzun boylu, zarif, kıpır kıpır bir kadındı. Başı her zaman dikgeler gözlerinde hep bir ışıltı olurdu. Ama küçük meryi varken o aklımdan bile geçmiyordu. Yüce tanrı önünde yemin ederim ki gözümün onu gördüğü yoktu. Arasıra benimle yalnız kalmaktan hoşlandanım farkındaydım. Ama başka bir şey düşünmemiştim. Ama bir akşam her şeyi anladım. Gemiden geldiğimde karım yoktu. Ama serayı evdeydi. Melinerde diye sordum. Ah yatırılacak birkaç fatura varmış. Dedi. Ben evin içinde birileri bir geri yürüyerek sabırsızlıkta karımı beklemeye başladım.
Meri olmadan keyfine bakamaz mısın sencim? Diye sordu. Benimle biraz olsun vakit geçirmeye dayanamadığını görmek kalbimi kırıyor. Üzülme güzelim. Dedim ben ne zaket geriyi elime ona doğru uzattım. Ama birden ilimi kapıp avuçlarının arasında sıkıştırdı. Elleri ateş gibi yanıyordu. Gözlerine baktığımda da aynı şeyi görüyordum. Her şeyi ortadaydı. Kaçlarımı çatıp elimi kurtardım. Bunun üzerine yanımda bir süresi sessizye durdu. Ama sonra elini yine kaldırıp sırtıması vazladı. Hey gidik hocacığım. Dedi ve alaycı bir kahkahayla o dadan koşup çıktı. O günden sonra sera benden tüm kalbiliyle nefret etti. İnanın bu nefret içinde de epeyi iyiydi. Bizimle kalmaya devam etmesine izin vererek büyük eşeklik yaptım. Ne aptalmışım. Ama kalbinin kırılacağına bildiğim için meryede hiçbir şeyden söz etmedim. Her şey eski haline döndü. Ama bir süre sonra meryede bazı değişiklikler fark etmeye başladım. Önceden iyi niyetli ve masum yürekli olan karım artık şüpeci biri olup çıkmıştı. Hep nerede olduğumu ne yaptığımı, mektupların kimden geldiğini falan merak etmeye başlamıştı.
Gün geçtikçe daha da çekilme zahle geliyor, yoktan yere kavgalar çıkarıyordu. Ben olanlara bir anlam veremiyordum. Sera benden uzak durmaya çalışıyordu ama meryiyle iştikleri su ayrı gitmez olmuştu. Nasıl yalanlar uyudurup karımın aklını çelmeye çalıştığını şimdi anlayabiliyorum. Ama o zamanlar kalın kafalığından hiçbir şey konduramıyordum. Sonra yeminimi bozuk yeniden içmeye başladım. Ama düşünüyorum da meryi eskisi gibi olsaydı bunu da yapmazdım. Nedense benden nefret etmeye başlamıştı ve aramızdaki uçurum gittikçe büyüyordu. Sonra ortaya şu Alek Ferben'in çıktı ve her şeyi daha da kötüye gitmeye başladı. Önceleri Serayı görmeye geliyordu ama adamda şeytan tüy olduğu için zamanla bizim de kalbimizi çalmıştı. Heyecanlı, zeki bir adamdı. Dünyanın yarısını dolaşmıştı ve yaşadıklarını tatlı dinle anlatmakta üstüne yoktu. Ahpaplığı gerçekten çok iyiydi. Bunu inkar edemem. Bir denizciyle konuşmayı da biliyordu. Bir ay kadar evimizden eksik olmadı ve onun bu yumuşak ve kurnaz tavırlarından bir zarar gelebileceği bir an olsun aklımdan geçmedi.
Ama sonra şüphelenmeme yol açan o olay gerçekleşti ve ben o günden sonra bir daha huzur bulamadım. Aslında önem siz bir şeydi. Bir gün eve geldiğimi kimse fark etmemişti. Kapıdan içeri baktığımda karımın yüzünde bir an memnuniyet dolu bir bakış gördüm. Ama gelenin ben olduğumu anlayınca yüzü yine asıldı ve hayal kırıklı içinde çekip gitti. Bu kadarı benim için yeterliydi. Ayak seslerimizi bir tek Alek Ferbe'in ile karıştırmış olabilirdi. Adam o anda karşımda olsaydı oracıkta geberkmiştim. Böyle şeylere dayanamam. Tepe maddımı gözüm dünyayı görmez. Meri bunu fark edince korkuyla yanıma koşup koluma yapıştı. ''Yapma cim yapma'' diyordu. ''Seran nerede?'' diye sordum. ''Mutfakta'' dedi. ''Serah'' dedim içeri girdiğimde. ''Şu Ferbe''in denen herif kapımdan içeri bir daha adımını atmayacak. ''Nedenmiş?'' diye sordu Serah. ''Çünkü ben öyle istiyorum. ''Aa'' dedi. ''Dostların bu eve layık değilse ben de layık değilim o zaman.
''Canın nasıl isterse?'' dedim ben. ''Ama Ferbe'in'i bir daha ortalıkta görürsem hatra olsun diye kulaklarından birini gönderirim sana. Öfke dolu yüzümü görüp korkmuş olacak ki başka bir söz etmeden o akşam evden ayrıldı. Aslında bakarsanız o kadın bütün bunları şeytanlığından mı yaptı? Yoksa sadece karımla aramamı açmaya çalışıyordu bilemiyorum. Neyse iki soka gütede bir eve yerleşti ve denizcilere o da kiralamaya başladı. Ferbe'in de orada kalıyordu ve Mery bazen kız kardeşi ve o adamla çay içmeye gidiyordu. Ne kadar sık gittiğini bilmiyorum ama bir gün onu takip ettim. Kapıyı zorlayıp içeri girdiğimde Ferbe'in denen korkak herif arka bahçe duvarının üstünden atlayıp kaçmaya başardı. Ama eğer ikisini bir daha o adamla birlikte görürsem oracıkta geberteceğime dair yemin ettim ve ağlayıp sızlanmasına bakmadan önüme katıp eve götürdüm. Artık aramızda sevgiden eser kalmamıştı. Benden nefret ettiğini ve korktuğunu görüyor, bunu düşündükçe kendimi içkiye veriyor.
Böylece benden daha çok nefret etmesine yol açıyordum. Neyse, Serhal Liverpool'da daha fazla yapamayacağını anladığı ve yanlış bilmiyorsam Kroydana dönüp kardeşiyle birlikte kalmaya başladı. Ama evde her şeye eskisi gibi devam ediyordu. Taki geçen haftaya kadar. Nasıl olduğunu anlatayım. Yedi günlük bir yolculuk için meydeyi bindik. Ama varillerden biri kurtulup tabanda hasar yaratınca 12 saatliğin elimin'a çekmek zorunda kaldık. Ben gemiden inip eve döndüm. Yolda bunun karıma sürpriz olacağını düşünüyor ve erkenden döndüğüm için sevineceğini umuyordum. Bunları hayal ederek sokağımıza adımıma atmıştım ki, o anda yanımdan geçen bir araba da karımla Ferberini yan yana oturmuş benden habersiz konuşup gülüştüklerini gördüm. İnanım bana, yüce tanrı önünde yemin ederim ki, o anda nitibaren kendimi kaybettim. Şimdi düşündüğümde bütün olanlar bir rüya gibi geliyor bana. O gün zaten erkenden içmeye başlamıştım. Bu da son noktayı koymuştu. Şimdi başım limancı çekici gibi gün gün zonklıyor ama bu sabah kulaklarımda
niyegara şelali su ulduyorduk sanki. Hemen tabana kuvvet arabanın peşine düştüm. Elimdeki ağır meşe bastonus sım sıkı tutuyordum. Başlangıçta öfkeden gözüm hiçbir şey görmüyordu. Ama koştupça üstüme bir kurnazlık geldi ve biraz arkadan gidererek onları izlemeye devam ettim. Büsüre sonra tren istasyonunda durdular. Gişelerin önü epi kalabalık olduğu için fark edilmeden yiyeceğin arına yanaştım. Nive Brighton'a bilet aldılar. Ben de aldım ama üç vagon arkalarına. Nive Brighton'a geldiğimizde inip paratta yürümeye koyuldular. Ben de yüz metre kadar arkalarından takip ediyordum. Nihayet sıcak havada suyun üstünde daha iyisi herini yiyeceklerine karar vermiş olacaklar ki bir kayık tutup nehra açıldılar. İşteşim deyilme düşmüşlerdi. Hava epi bir puslu olduğu için birkaç yüz metre denötesi seçilmiyordu. Ben de bir kayık tutup peşlerini düştüm. Onları önümde bulanık bir leke halinde görebiliyordum. Aynı hızda gidiyorduk. Kıyadan bir mil kadar açılmışlardaki onları yakaladım. Havanın boğusu bir perde gibi ilmişti üzerimize.
Şimdi üçümüz nehrin ortasında yapayalını sıkılmıştık. Tanrım üstlerine gelen tekne de beni görünce yüzlerinde biliren o ifadeyi nasıl unutabilirim. Karım çığlığı bastı. Adam da gözlerimdeki vahşedi görüp korkarak küfürler savurmaya, elindeki küreyi bana vurmaya başladı. Ama ben bunları savuşturup bastonumu hızla indirerek adamın kafasını yumurta gibi kırdım. O an ki bütün deliliği meramen karımın hayatını bağışlardım belki. Ama bir baktım adamın üstüne atılıp Alek, Alek diye inlemeye başladı. Bunun üzerine bastonumu bir kez daha indirdim. Karım da adamın yanına serilmişti. O anda gözümü kan birumıştı. Sera da orada olsaydı tanrış ayıdimdir o da nasibini alırdı. Sonra bu çığımı çektiğim gibi... Yine çok konuştum. Seranın iç güzellerinin neler eolaştığını görünce yüzünün alacağı hale düşünerek hayvanca bir zevk alıyordum. Neyse, sonra cesetleri kayıaba aladım, kayığın dibinde bir delik açtım ve patana kadar bekledim. Kayıkçi bu havada yollarını kaybeterek denize sürüklendiklerini düşündüm.
Herhalde. Ben üstümü başımı düzeltip kareye çıktım ve hiç şüphe uyandırmadan gemime döndüm. O gece Serakoş'in yin paketini hazırladım ve Ertesi Gönbel Fastan gönderdim. Artık bütün gerçeği öğrendiniz. Beni asın ya da ne isterseniz onu yapın. Ama şunu bilin ki ben cezamı çoktan çektim. O ikisinin yüzleri gözümünün önünden gitmiyor. Teknen pusun arasından karşılarına çıktığında yüzlerindeki o ifade. Ben onları çabuk öldürdüm ama onlar beni yavaş yavaş öldürüyorlar. Böyle bir gece daha geçirseydim sabahına ya delirmiş ya ölmüş olurdüm. Beni yalnız başıma hücreye koymayın, yalvarırım yapmayın. Bir gün bunlar sizin de başımıza gelirsenlersiniz. Bunun anlamı nedir vatsın? Dedihanus mektubu okumayı bitirince. Bu mutsuzluk, şiddet ve korku çemberin ne amacı hizmet ediyor. Bunun mutlaka bir amacı olmalı. Yoksa evrenimiz tesadüflerle yönetiliyor demektir. ki bu da mümkün olamaz. Peki yaman nasıl bir amac? Tekrar tekrar karşımıza çıkan bu soru karşısında insan aklı o kadar acısı ki.
More episodes
More from Sherlock Holmes

47. Sherlock Holmes - Mazarin Taşı
Sherlock Holmes

38b Wisteria Lodge (Part Two) from His Last Bow Remi
Sherlock Holmes

41 The Dying Detective from His Last Bow Reminiscenc
Sherlock Holmes

40. Sherlock Holmes - Bruce Partington Planları
Sherlock Holmes